JSA

22 Eyl

Karşınızda 2000’in Kore’de açık ara en çok izlenen filmi (çünkü kör göze parmak sokuyor, yaralarına tuz biber ekiyor): JSA. Görevimiz Tehlike 2’nin 2 katı kişi izlemiş bunu. Sadece Güney Kore ordusu filmi beğenmemiş-niye acaba? Ve baskılar nedeniyle filmin yapımcıları özür dilemiş ve filmin tamamen hayal ürünü olduğuna dair yazılar yayınlamışlar. Yani orası için hassas bir konu.

Ve evet, romantizm 0, hatta eksilerde. Sonunda..

Bir tavsiye; önce izleyin sonra gelin okuyun***

 JointSecurityArea-2000

Biri 2 sene önce bana deseydi ki süper kahramanın Cangema’nın bir filmini izleyeceksin. Filme bayılacaksın, hüzünleneceksin. (Hiç şaşırmam, eee?) Ama Lee Young-ae’nin oyunculuğuna tahammül edemeyeceksin. (Muuya!?) Keşke onun yerine başka biri oynasaymış diye yüzünü buruşturacaksın. Breh breh breh. Şimdi terbiyemi bozmayayım. Gülerdim kısaca..

Film iki ileri bir geri modunda olduğu için, bazen kısa süreli bilinç bulanıklığı yaşayabiliyorsunuz. (yine flashback manyağı olacaksınız) Ama sakin olun anlayacaksınız. Şimdi bu Kuzey- Güney Kore arasında, az sonra bahsedeceğim 4 kafadarımızın karıştığı bir çatışma oluyor. İşte bu olayda kimin haklı olduğunu anlamak için İsviçre’den LYA’yı yolluyorlar, tarafsız eleman olarak. O da bir dedektif gibi adım adım olayı çözüp, yapbozun eksik parçalarını tamamlıyor. İşi zor çünkü kimse konuşmuyor. Sırlar bazen açığa vurulmasalar daha mutlu oluruz öyle değil mi.

 

Chan-wook Park ahjussi’mizin yaptığı/yönettiği bir diğer film. Bu adamın yaptığı hiç bir film diğerine benzemiyor. Bu film daha çok Kore’nin yakın tarihi üzerine eğiliyor-10,15 sene öncesine. Bakalım daha neler bekleyip nelerle karşılacağım.

Filme gelirsek.. Kuzey ve Güney Kore sınırındayız. Gerginlik had safhada. Aynı kandan iki millet birbirlerine düşman olmuş. İşte gündüzleri düşman olan askerlerden 4’ü geceleri dost olmaya başlarsa ne olur?

  1. Ne zaman birine ‘Kardeşim..’ demeye kalksanız ‘Ka..’ der kalırsınız boğazınızda koca bir yumru ile.. Kardeşim kelimesini kolay kolay ağzınıza alamazsınız artık. Onun ağırlığı altında ezilirsiniz. Kardeşim dediğiniz insanlar, ya da size kardeşim diyenler.. Hakkediyor muyum gerçekten, hakkediyorlar mı?   Az sonra sevgi neydi, sevgi emek isterdi. Samet ona baba demişti, diye devam etmeden bu konuya son veriyorum.
  2. İzleyici olarak içinizde kıpırtılar olur. Dostluk denen kavramı gözden geçirirsiniz. Savaş denen kavramı zaten yeni baştan yazarsanız aklınıza. Korkuyla yüzleşmek neymiş görürsünüz, en korkak insanın bile neler yaptığını/yapabildiğini görünce.. Burada o Güney Korelinin korkak arkadaşını kastediyorum. O tabancayı bile nasıl eline aldığını anlayamamışken zaten onun pek suçu olmadığını öğrenerek filmin sonunda içimizi rahatlattık. Yanlış anlaşılmasın film içimizin rahatlaması ile bitmedi 🙂 Aslında en gülünmeyecek yer burası ama Koreliler sayesinde psikopata döndüm iyice.
  3. Chan-wook Park’a söz verilir. Takipçinim denir.

Filmin ilk 15 dakikasını 2 sene önce Çince alt yazılı olarak izlemiştim. LYA’nın her videosunu izliyordum. Neyse zaten başta sürekli İngilizce konuştukları için en azından yarısını anlayabiliyordum. Hiç Çince bilmediğimi söylememe gerek yok heralde 🙂 LYA’nın İngilizcesi maşallah yerlerde. Çok komikti. Zannedersin ki İngilizce dersi için ‘Hadi çocuklar, hep beraber tekrarlıyoruz’ modunda tane tane, garip gurup bir telaffuzla bir şeyler yapmaya çalışmış. Sanırım o zamanlar video75’ten izlemiştim. Bir anlam veremeyip kapamıştım. 1 sene sonra izlediğim şeyin JSA olduğunu öğrendim.  Yönetmenin diğer filmlerini izleyince bu filme de el atmak şart oldu.

İlk 15 dk, dejavuları geride bıraktıktan sonra baygınlıklar geçirdim diyebilirim. Böyle sıkıcı bir film olamaz. Neyse ki o harcadığım 1 saatin mükafatını 2. yarıdaki müthiş kadro, müthiş ayrıntılar ve nefesimi sıkıştıran o hisle aldım (Bu sonuncusu gerçekten bir mükafat mı?). LYA’da sonlara doğru en azından vasat oynarak günü kurtardı. Üzerine meşhur uçan tekmemle uçacaktım ama hadi affettim, bunca zamanlık hatırın var.

Tam film bitti sanmıştım, yerimden kalkmaya hazırlanıyordum. Çünkü en dehşet verici olay gerçekleştiğinde haliyle böyle düşünüyorsunuz. Yönetmenin tüm filmleri birbirinden farklı demiştim ya, işte hepsinde ortak olan şey: En dehşet verici olaydan sonra, her zaman daha sakin ama daha dehşet verici bir şey oluyor. Hep, garanti, %100 🙂 (Sympathy for Mr. Vengeance’dan alıntı da yaparmışım) İşte bu filmde de en son aslında en başlarda da göstermeye başladıkları bir anın (aşağıdaki) fotoğrafını gösterdiler. İşte ben asıl orada bittim.

 joint security area, sonu

Song Kang-ho şüphesiz harika bir oyuncu (Mr Vengeance’da altına yaptığı sahne hala gözümün önünden gitmiyor, tüylerim diken diken olmuştu sayesinde), Kuzey Kore’li, tecrübeli, soğuk kanlı(!!) bir çavuş rolünde. Ama kim nederse desin başrol Lee Byung-heon’un (Güney Kore askeri rolünde). Her şeyi başlatan adam, dostluğu, düşmanlığı, sırları, arkadaşlarının ölümlerini..

 

Her şey Güney Kore’li bir askerin mayın tarzı bir şeye basıp (hem de yanlışlıkla Kuzey Kore sınırını geçmişken) Kuzey Koreli iki asker tarafından kurtarılmasıyla başlıyor. Güney Koreli asker düşünüp taşınıp  kuzey tarafa teşekkür etmek istiyor ve sınırdan bir mektup atıyor. Karşıdaki adam da sınırda bekleşmekten sıkılıp cevap atıyor. Derken bizim güneydeki eleman işi abartıp kuzeye kasetler (meşhur Güney Koreli şarkıcıların şarkıları) falan atmaya başlıyor. (Kuzeydeki askerin cevabı çok komik: Attığın şarkılar çok güzel, ama bunların hepsi erkek. Hiç kadın şarkıcıların kasetlerinden yok mu?) Sonra işin içine en yakın arkadaşları da katılınca 4 kafadar sınırdaki bir sığınakta buluşmaya başlıyorlar. Burada kuzeydekilerin ne kadar sefalet içince oldukları, güneydeki -ve tüm dünyadaki- varlık içindeki hayattan ne kadar habersiz oldukları ön plana atılmış. Ama başları dimdik. Hele bir sahne vardı ki çok güldüm. GK’li tırsak olan çocuk bunlara ayakkabı boyası getirmişti, hayatlarında ilk kez görüp şaşırıyorlar. KK’li asker ayakkabısını çıkarınca çorap yerine bir bez sardığını görüyoruz. Ayağın kokusundan bahsetmeye gerek yok sanırım 🙂

Bir de Halley tarzı bir bisküvi götürüyorlardı. KK’li adam ‘İlerde bir gün benim ülkem de böyle güzel kekler yapacak’ diye yalana yalana, sinirlene sinirlene yemişti onu.

Bir de Kore’de de bizim Türk çocukları olarak oynadığımız bir oyunun oynandığını görmek beni epey eğlendirdi. Şöyle bir oyun. Taşları yere atarsınız. Sonra birini havaya atıp yerdeki bir taşı avucunuza alırsınız, havadaki taşı da düşürmeden. Tüm taşları toplayınca bu sefer ikinci turda havaya bir taş attığınızda yerden iki taş toplarsınız. Bu şekilde en sonuncu turda havaya taşı attığınızda yerdeki tüm taşları toplamaya çalışırsınız. Bu oyunun özel bir adı var mıydı bilemiyorum. Ama askerler bu oyunu mermilerle oynuyorlardı!

 

Sonuç: İlk yarıda sıkılmayı göze alın. Filmin başında sonu için ipucu ile başladığını sanıyorsunuz. Ama an be an bildiklerinizin yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Bir insanın düşmanına dost olabilmesi zaten yeterince fedakarlık isteyen bir işken, onu bir daha düşman yapamazsınız. Bir insanın aklı, ruhu bunu kaldıramaz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: